12 Eylül 1980: Unutmanın ve hatırlamanın neresindeyiz? 31.10.2007 16:34:34
“Suçları unutmamalı, kayıtlarını muhafaza etmeliyiz. Suçluların ilk işi bunları yok etmektir zaten. Çünkü bu efendiler yalnızca masum katletmezler, hafızayı da maktul ederler. Yenidünya tiranlığına karşı yükselen muhalefete ilham vermesi için bu kayıtların tutulması şart. Bu aşırı silahlanmış tiranlar askeri ya da iktisadi her savaşı kazanabilirler. Ama kaybettikleri bir savaş var ki, ismine kendileri ‘İletişim Savaşı’ diyorlar. Dünya kamuoyunun desteğini kazanamıyorlar. Gitgide daha çok insan ‘hayır!” diyor. Sonuçta bu, yenilgileri, tiranlıklarının sonu olacak. (…) İşte kayıt tutmanın, muhafaza etmenin, hatırlamanın aciliyeti bundandır. İşledikleri suçlar unutulmayacak, her kıtada ağızdan ağza dolaşacak. Her geçen gün daha çok insan ‘hayır’ diyecek. Çünkü bu gün korumaya niyetli olduğumuz ve sevdiğimiz her şeye ‘evet!’ demenin tek önkoşulu bu…” (John Berger’in Irak Dünya Mahkemesi’ne gönderdiği metin) ’68 ve ’78 “kuşağı” için “12 Mart” ve “12 Eylül” kavramları, bilinçaltımızda sürekli işleyen, bir türlü iyileşmeyen bir toplumsal-siyasi yaranın neden ve sonuçlarını çağrıştırır. 12 Eylül, Cemal Süreya’nın “Bir çiçek yolumu kesti!” dizesinin tersidir. Taammüden bir “kötülük toplumu”nun kötülük aktörleri yolumuzu kesmiştir, “halkımız!” ise olup bitmeyenleri ya seyretmiş ya gönülden desteklemiş ya da feran yardım yataklık etmiştir. “Tarih devletçe tutuklanmış kültürdür…” cümlesinden yola çıkarak, 12 Eylül’ü, “düğüm” ve “ilmek” imgeleriyle de okuyup anlamlandırabiliriz. Çünkü 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü evvel emir Kavimler Kapısı’nda yaşayan halkların boynuna, belleğine yukarıdan aşağıya geçirilmiş bir “düğüm”dür. Zaman içinde “düğüm”ün türevi olan “unutmak ilmiği”dir. Siyasetin ve sanatın vaadi ise, alışkanlığa dönüşmüş “bu unutkanlık ilmiği”nin çözülmesi için etik-estetik-insani işlev görmesidir. Bu bağlamda sosyalistlerin geçmişlerini ve zulmü unutarak da devlete ve düşlerine yenilmeleri açık zor doğrudan ilgilidir. Ne ki “devletçe tutuklanmış kültür” olarak da tanımlanan tarih, bir tür hafıza çizgisidir. Bu bağlamda da yenilgilerimiz, unutmalarımız aynı zamanda hegemonya ve kültürel kuşatmayla da ilgilidir. Marc Augê’nin “Unutma Biçimleri” kitabındaki “Bana unuttuğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” cümlesindeki imâ 12 Eylül tartışmasının ana fikri olarak da okunabilir. İtiraz edip, “Hayır! Hiç yenilmedik, hiç unutmadık, sadece geri çekildik” diyenler de olabilir. Ama tarihin ve siyasetin sonuçları ortada... Hayattan, kitaplardan, düşlerden ve en trajiği de birbirimizden eksilme hali sürüyorsa… Devlete yenilenler, birbirlerine devlet olarak birbirlerini yenmek çabasındaysalar… Bizim mahallenin çocukları her gün evlerinden kendilerinin bile eksiği/azı olarak çıkıyorlarsa… Böylesi bir siyasal haritada, “unutmak!” komutunun, insanı insan yapan değerlerin çat kapı veya evrim yoluyla unutulmasının 12 Eylül sürecinin temel karakteristiği olduğu yeniden anımsanmalıdır. “Unutmak” elbette hegemonyanın yanı sıra zorun tarihteki rolüyle de ilgilidir. Ulus devletin ve resmi tarihin pozitivist “adalet” kavramının “Adalet mülkün temelidir. Hz. Ömer” cümlesiyle dini/teolojik bir bağlamla örtüşmesi rastlantı değildir. (Tarihi Sinop Cezaevinin “kapı altında” bu cümlenin yazılması da rastlantı değildir…) Şair Ece Ayhan’ın “Esas duruş, mülkün temelidir” cümlesi 12 Eylül’ün toplumu ve muhalifleri getirdiği nafile noktayı okumamızın anahtarlarındandır. Bugün sosyalistlerin yapmaları gereken, 12 Eylül’ün tüm kötülüklerine şerh düşmekten öteye, bazıları yetim bazıları öksüz sorular da sorarak, kimisi ölen, kimisi ağır yaralanan kimi sağ eski cevaplarımızın yerine yeni cevaplar ve pratikler bulmaktır. Unutma ve hatırlama biçimlerinin “umut” ve “umutsuzluk” kavramlarıyla ilişkisi de 12 Eylül tartışmalarına dâhildir ve zabıtlara geçmelidir. Çünkü 12 Eylül Cuntası’nın, onların cümlelerini çoğaltan “sarışın tarihçilerin” zorun ve hegemonyanın tüm biçimlerini uygulayarak sosyalist olmakta/kalmakta direnenlere dayattığı, dünyayı yorumlama ve değiştirme umudunu yitirip sisteme dönmeleri vaazını tersine çevirmek ajitasyon veya retorik olarak “umut” sözcüğünü sıkça kullanarak tüketmek olmamalıdır. (Kaldı ki, “umutsuzluk da bir gelişmedir”, “Umutsuzluğumuz insan kalmak içindi” dizeleri de “çıkmazın güzelliğini” imlemeleri açısından pozitiftir…) 12 Eylül’ü sürekli uzağa iterek unutturan resmi tarih karşısında sosyalistlerin işi, zalimleri ve zulmün neden ve sonuçlarını sürekli yakına getirerek unutturmamak ve “suç duyurusunda” bulunarak cürm-i meşhut yapmaktır. Kötülüğü yakına getirip görünür kılmanın teşhiri, iyiliğin ve sosyalizm anlamında iyilik toplumunun dinamiklerinin de nerede olduğunun varlığıdır. İşte bu noktada sosyalistler, Doğu bilgelerinden Cüneyd Bağdadi’nin, “Aramakla bulunmaz ama bulanlar yalnız arayanlardır” cümlesinin izini sürmek zorundadırlar. 12 Eylül söz konusu olduğunda, bunca söz fazlalığına karşın, söylediklerimiz veya açığa çıkardıklarımız, söylemeyenlerden ve açığa çıkarılmayanlardan çok azdır. Bu dengeyi lehimize bozmak ise Ece Ayhan’ın, “Sonuçlayarak diyebilirim ki, bir toplumda (şiirin) yeri(nin) olmayışı onun yeridir” cümlesinden el alarak da okunabilir. Yani sosyalistlerin bu dünyada, ülkede yerlerinin az oluşu veya olmayışı aslında paradoksal ve ironik olarak onların yeridir. Sorular sormak ve oluşturduğumuz cevaplarının izini sürmek… Bu tür tarihe dönük ama günceli ıskalamayan yüzleşme çalışmaları Faust’un “Burada bazı bilmecelerin çözülmesi gerekir”ine, Mephisto’nun verdiği “Ama kimi yeni bilmeceler de ortaya çıkabilir” yanıtıyla da ilgilidir. “Sır toplumu” olmanın sorunları “Bildiri: ‘Biz savaş ölüleriyiz,/ Bundan böyle karşı-karşıya değiliz;/ Bildiririz.” 12 Eylül 1980 ile başlayan süreç, bizzat kötülük aktörlerinin ve onlara yardım yataklık yapanların birbirlerine sır kâtipleri oldukları bir “sır kütlesi” yarattı. Öte yandan 40 bine yakın asker ve gerillanın öldüğü savaş, kendi tarzında bir sır ortaklığı toplumu oluşturdu. Sır, sık katibi, sır toplumu kavramları sadece derin devletin esas sorumlularıyla tanımlamak ve fiili gerçekleştiren veya gören, duyan öznelerden oluşan şu anda aramızda dolaşan kitleyi unutarak anlaşılamaz. “Sır bunalımı” gerçekte tragedyalardaki “kurban bunalımı” ile eştir. Sır, bir dönemin “kutsalı” olduğu için saklanır. Yerleşik resmi kanıya göre; söylenirse kutsal olmayacak söyleyen de makbul olmaktan çıkacaktır. O halde sistemin bekası ve güvenliği için saklamak gerekmektedir… Renê Girard’ın, “Şiddet ve Kutsal” kitabındaki “Gizil kurbanla fiili kurban arasındaki ilişkiyi suçluluk-masumiyet çerçevesinde tanımlamak gerekir” cümlesi önemlidir. Her resmi akıl ve tarih, kötülüğün bilgilerini tarihin çekmecelerinde, belleğin tavan aralarında ve siyasetin mahzenlerinde saklar. Şimdi, bu coğrafyada kimlerin mahreminde kaç sır saklıdır da halkların haberi yoktur. İktidarlar söz konusu olduğunda kötülüklerin “sır kâtibi” olmak kadar, zamanla o yükün altında “sır malûlleri” olmak da bir kader/kederdir. Amacın, “sırları kandırmaya” dönüştüğü bir dönemde eski(miş) sırları saklamak sorunu savaş, çatışma bölgesinden toplumun içine taşımak demektir. Çatışma trajedisine dair bilgilerin bu denli eksik olduğu, madde ile mananın birbirini itip kaktığı, “sol”un da bir sır katalogunun oluştuğu, her insanın, her halkın, her dilin öteki insanda, halkta, dilde karşılıklarının sıfırlandığı ve milliyetçi-ırkçı yeni bir dalganın hayatlarımızı kuşattığı her yerde masumiyet hızla tükenmektedir. “Sır” deyip geçmeyelim, şiddet ile birlikte bir dönemin kurucu öğesi olan sırları da küçümsemeyelim. Sırlarla birlikte tarihin ve siyasetin içine düşmanlıklar da kilitlenir. Önce tanışılan, sonra “kutsal emanet” gibi taşınan kötülüklerin ganimetidir sırlar. Bütün gizlilik vaatlerine, derin “salhanelerde” saklanmalarına karşın sırlar, özel veya tüzel kişilerde yıllandıktan sonra bir zaman sonra yük haline gelirler. Böylesi süreçler, “muvazzaf” veya “sivil” sırların, belleğin çekmecelerinden atılması gereken tarihsel eşikleri işaret eder. Sosyalistler işte tam da bu dönemlerde toplumsal bir dinamik oluşturarak veya etik duruşlar sergileyerek, bu cerahatin patlaması için yeni bir fiil ve vicdan oluştururlar. Halkların ve dillerin kendini yeniden kurmasını engelleyen, siyasal-toplumsal bir kıyametten kurtulmak için siyasal aklın, sivil inisiyatiflerin buna göre şekillenmesi gerekir. “Sır katiplerinin” sırlarını içlerindeki kuyulardan, belleklerinin en dip köşelerinden çıkarıp kamusal alana taşıyarak travmalarla baş edici rol oynamaları için toplumsal baskının gerektiği tecrübeyle sabittir. Kötülükler “sır” olarak kalacaksa, zalimlerin ve mağdurların siyasal-insani hatalarına ilişkin kurdukları her cümle açığa çıkardığından fazlasını gizleyecekse, siyasetin sorunları çözme şansı yoktur. Fazla sırrın kabına zarar verdiğini, sırrı saklayanı da, devletleri ve partileri de mağdur edip yaraladığını en çok o sırrı saklayanlar bilirler. Sırlarla kaplı maskeli yaşam, sahtekârlığı yeniden üretir. Adalet (aslında adaletsizlik) artık çatışma dönemlerindeki gibi “kamusal intikamla” değil, sır saklayarak “özel intikamla”, bir tür marazi ketumlukla yerine getirilir… “Mahremiyet”, “masumiyet”, “merhamet/bağışlama” kavramaları da bu tartışmaya dâhildir. Yüktür artık bütün sırlar ve sınırlar, adayı batıracak kadar ağır bir masumiyet yitimidir. Merhameti yüreğimizden ve bilincimizden söküp atan bir ağrı, devasa bir iç kanamadır… Sırların, sır taşıyanların “rüçhan”, (üstün olma hakkı) dönemi tarihen ve siyaseten bitmiştir. Bu nedenle, bir dönemde belli bir amaç için rollerini oynamış faillerin, kendilerini “rüçhan hakkına” sahip görerek, sır saklama hakkının diğer tüm haklara önceliği olduğunu zannetmeleri en çok kendi ruhlarını ve bedenlerini tahrip etmektedir. Merhamet, başkasının yanı sıra insanın kendini esirgemeyi, sırlardan kurtulmayı bilmesidir. Bu nedenle hâlâ, resmi tarihe “merhemsaz” (çare) veya, “mahrem-i esrar” (kendine sır söylenen kimse) olmak yerine “açıl sırlar açıl!” deyip tarihe geçmek önemlidir. Tersi durumda, sır bağımlısı “maraz-ı mevt” (ölüm hastalığı) veya sırların oluşturduğu “maraz-ı müstevli”, (salgın hastalık) ortamında coğrafyaya geçmek kaderdir. Bu nedenle, bir dönemin “kahramanlarının”, sır marazı veya maraz-ı müzmin olmayı bırakıp bildiklerini anlatmaları tarihin emri siyasetin kavlidir… Devletinkiler de dahil, sırların da bir sınırı vardır, sırlar da doğar, büyür ve ölürler. Zamanla öyle toplumsal dinamikler gündeme gelir ki, sırlar yerle bir olurlar. Devletlerin gizli diplomasileri yerine “açık diplomasiyi”, sivil toplumsal ilişkileri savunmak, sırların yarattığı travmalarla baş etmenin gereklerindendir. Dünyanın her yerinde sırların sığmadığı bir gövde hep vardır. Sırlar zaman olur o gövdeye, o belleğe, o devlete, o partiye sığmazlar, “sır katibi” bireylerle sırları arasında uyuşmazlık başlar. Başından itibaren sırlar, sürekli olarak cümleden sarkarlar veya kaçarlar, böylece kamusal bilgi haline gelirler. “Sır kaç, toplum tut!” dönemi başlayınca, sır sahipleri sırlarını taammüden insanların kulaklarına fısıldar veya satır aralarına serpiştirirler. Sonra da o sırların ne hale geldiklerini, nasıl dolaştırıldıklarını keyifle seyrederler. Sır, canlı bir organizma gibidir. Sırların şerhinden ve şerrinden kurtulmanın, zalimin ve mağdurun sır travmalarıyla baş etmelerinin yollarından biri, kötücül bir nasır olan sırları sır olmaktan çıkarmaktır. Anlatılan her sır, mağdurdan ve ötekinden özür dilemektir. Bir anlamda “masumiyetin” yeniden başlaması, bağışlanmaktan, merhametten öteye bir kıymet olarak zalimin ve mağdurun yeni kendine taşınmasıdır. Taşıma Türk’le tarih değirmeni dönmediği gibi taşıma sırlarla hayatın geçmeyeceği bilinmelidir. Kötülük toplumunun “sır ehli” olmak makbul bir özellik değildir. Sır ehli olmak halkların aleyhineyse, her sırrın neresinden dönersen, resmi tarihlerin neresinden dönersen kârdır… Sırlar açıldıkça, halkları birbirine düşman eden milliyetçiliğin-ırkçılığın ördüğü sınırların da açılacağını bilmek için tarihe bakmak yeterlidir… Sır taşıyan aktörlerin, dillerinden düşenleri toplayıp anlamları çözülse ortaya nice hakikatler çıkar. Artık iyice yaşlanmış “kolektif sırları” dilin, belleğin kuyularından çıkarmanın aralarını yaratmalı ki, çatışmanın yaraladığı diller ve insanlar iyileşebilsinler. Sırlar da yaşlanırlar ve ömürlerinin sonlarına gelirler. Bir sır ancak söylendiğinde ölür ve sır olmaktan çıkarak kamusal bilgiye dönüşerek yaraların iyileşmesine katkıda bulunabilir. Yıllanmış bir sırrın vakit erişince işlevini yerine getirmesi için o sırrı “kutsal” olarak taşıyanın, sırrın içerdiği kötülükle hesaplaşması gerekir. Sorun sadece, kolektif-kişisel bir kötülüğü içeren sırların ifşa edilerek kayda geçirilmesi değil, o sırrın “zalimi”, “mağduru” ve çatışan toplumları iyileştirici işlev görmesinin araçlarının, dilinin, etiğinin yaratılmasıdır. Sırların anlatılması, yazılması yoluyla kötülüklerle yüzleşip yeni bir dönemin kapısı aralamak, sistemin yargı ve adalet mekanizmasının dışında, “sağaltıcı adalet” bağlamında mağdurların, zalimlerin yani çatışan halkların birbirlerini vicdanlarında affetmeleri deneyimidir. Güney Afrika iç savaş sonrasında, ırkçı aperhaid rejiminin yıkılmasından Nelson Mandela’nın başkan olmasından sonraki “geçiş döneminde” incelenmesi gereken bir adalet ve yüzleşme deneyimi yaşamıştır. Şunu söylemek istiyorum; “Felsefe, çekmeceye konmuş kanıtlardan hoşlanmaz…” (Gaston Bachelard) Felsefe gibi, siyaset de, adalet de çekmeceye konmuş sırlardan hoşlanmaz… Tarih, adalet ve hakikat korkusu "Derman arardım derdime derdim bana derman imiş/ Burhan (kanıt) sorardım aslıma aslım bana burhan imiş// Sağ u solu gözler idim dost yüzünü görsem deyu/ Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş..." (Niyazi Mısri) Hangi zamanları yaşıyoruz veya zamanların neresindeyiz? Çok mu geç oldu? 12 Eylül’den bu yana kaç devrim yılı geçti? Bana sorarsanız her zaman, tarihle yüzleşmek için zaman vardır… 12 Eylül 1980’den bu yana 26 yıl geçti… Tarihten küçük hatıradan büyük bir zaman… Geçmişteki teorik, politik referanslarımızla, şimdiki yaşam tarzınız arasındaki açı farkı, kuşağın önemli bir ekseriyetinin sisteme geri döndüğünün işaretleriyle dolu. O halde, ilk yapmamız gereken, 12 Eylül üzerine konuşurken, yazarken, düşünürken onun neden ve sonuçlarıyla yüzleşirken kişisel ve kolektif olarak eski yerlerimizde, eski hallerimizde olmadığımız gerçeğidir. 12 Eylül Cuntası’nın, işbirlikçilerinin yargılanması da içinde, bir tarihsel dönemin suçlarıyla yüzleşmek söz konusu olduğunda tarihin endam aynasının önünde kendimize de bakıp, gizi giderek sisteme daha çok “ipsiz” bağlayan kapitalizmin lehine bir “denge”den söz etmeliyiz. Sistemin zor ve rıza ile zaman içinde kurduğu bu dengeyi eş zamanlı bir süreçte bozmadan ne onları yargılamak ne de kendi hatalarımızla yüzleşip yeni bir kalkışmanın araçlarını yaratmak mümkün görünmüyor. Çünkü kapitalist gibi yaşayıp devrimci gibi düşünmek ve eylemek ikilemi bizi sürekli yeniden parçalıyor. Thedor Adorno’nun, “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” cümlesinden yola çıkarak, devrimci olmayan hayatlardan devrimci projeler çıkmayacağı gibi, yanlış yaşayan ve yanlış yaşlanan kolektiflerden ve bireylerden de doğru hayatlar kurmak mümkün değil… “Adalet” kavramı tarih boyunca insanın düşlerinden biri olageldi. Dinler dâhil tüm sosyal-siyasal kurtuluş teorileri kendilerini “adalet” kavramı ile de ilişkilendirdiler. Burjuva devrimlerinin “adalet, eşitlik, özgürlük” sloganlarıyla bu kavram yeni bir biçime büründü. Kapitalist sistem, değişik adalet teorileri ve pratikleriyle gününüze evrildi. 1871 Paris Komünü ve 1917 Ekim Devrimi ile birlikte bu kavram bu kez sosyalist teori ve pratiğin temel bağlamlarından biri oldu. Ama paradoksal bir biçimde, sosyalist ülkelerin çöküşü de başka nedenlerin yanı sıra “adalet” kavramının kirletilmesinin sonucu oldu. Sosyalist teorinin ezme-ezilme, sömürme-sömürülmenin neden ve sonuçlarını ortadan kaldırma savları ne yazık ki adaletsizlikler de üreten parti-devlet ve kişi kültlerine bağlı pratiklerle de lekelendi. Bu nedenle sosyalist teori ve pratiğin devrimci tarzda kendini yenileyerek tekrar insanlığın kitlesel vicdanı olması kendi adaletiyle de yüzleşmesi demektir. Çöken sosyalizm deneyimlerinin “kapitalist-emperyalist adaleti!” güçlendirmesiyle sorun daha da çetrefil hale geldi… Sosyalist kültür ırkçılıkla baş etme biçimlerine dair mücadele pratiklerine sahip. Ne ki, bu mücadele deneyimleri içinde kendi adaletsizliklerimizle yüzleşmek söz konusu olduğunda “akıl tutulması” başlıyor. Böylece, bizim mahallede de “adalet korkusu” kendini bir biçimde gizleyerek meşrulaştırıyor! Özellikle, geçmiş pratiklerimizle yüzleşmek gerektiğinde, “devletin ve sınıf düşmanlarımızın işine gelir” gerekçesiyle yüzleşme pratikleri devrime kadar ertelenebiliyor. Ya da “zorunlu kötülük” kaleminden teorize edilebiliyor. Hal böyle olunca, siyasi-insani kötülükler/adaletsizlikler devrime/sosyalizme dâhil edilince geçmişimizin karadüzen tekrarı kaderimiz/kederimiz oluyor ve geleceğe ait düşlerimiz hızla kirletiliyor. Bunun gündelik hayatlarımızdaki somut anlamı, büyük iyilik anı ve süreci olan devrime kadar hayatlarımızdaki küçük kötülüklerin idare edilmesidir. Sonuç; sistemin değerlerinin hayatlarımızda yeniden üretilmesi, adaletsizliğin teorisinin yapılması… Yani, evde maço, işyerinde gecikmiş kapitalist, sokakta sistem içi hayatlar ama partide devrimci olmak şeklindeki parçalanmış kişilikler ve kimlikler trajedisi… Oysa “devrimin güncelliği; insanlar arası ilişkilerde “hemen şimdi” başlayan temsil edilmekten öteye doğrudan yaşanan bir etik, estetik ve politik bir kıymettir. Devrimin, devrimciliğin gündelik hayatın bir müjdesi olması, hemen şimdi somut iyilikler ve adalet üretmemizle de ilgilidir. Bu durum biraz da, bizzat geçmişin özneleri tarafından geçmişin eleştirilerek aşılması yerine, utanılacak bir şeymiş gibi gösterilmesine refleks olarak da gelişti. Bir toplum tasavvuru olarak sosyalizmin sürekli kötülenmesi, dünyadaki kötülüklerin nedeni sayılmasıyla baş etmenin yolu “adalet korkusu”yla tarihimizle yüzleşmekten vazgeçmek değildir. Tersine, sosyalizmin adaletinin ve vaadinin insanlığın aşılmamış bir ideali olarak sahiplenilmesi, kıymet ve müjde olarak varlığının savunulması demektir. O halde Cemal Süreya’nın “Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti” dizini hayatlarımız için de okumalıyız. Susan Sontag’ın, “Konu başkalarının acısına bakmak olduğu zaman, ‘biz’ asla cepte keklik sayılmamalıdır” cümlesinin geçerli olmadığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Günlerimiz, tarihe kendi kutsalları üzerinden bakanların, ötekinin acısını kavramalarının mümkün olmadığını kanıtlayarak geçiyor. Kendini ötekinde sınamayan, ötekinin bilgisine, acısına bakamayan, başka bir halkın, halkların, dilin, dillerin yokluğu üzerinden kendini var eden bir toplumsal zemindeyiz. Daha derinlerde, çok daha derinlerde bir sorun var…. Sürekli, ötekinin yanlışlarını yineleyerek kendilerini doğrulamaya çalışanlar, hangi iyiliği eskittiklerinin, hangi dağların, hangi dilin, hangi halkın kalbini kırıp kötülediklerinin yanıtını sistemle olan ilişkilerinde aramalıdır. Bunun için “yüzleşmek” ve “adalet” gibi iki sözcüğü üstlenerek başkalarının acısına da bakmak yeterli. Yüz’leşmeye yüz’ümüz yoksa, söz gittikçe eskiyorsa işimiz giderek daha zor demektir… Tepki çekebilir ama söylemek gerekiyor; 12 Eylül Cuntası’nı yargılamanın temel kavramı olan “adalet” kavramıyla sosyalistlerin kurdukları ilişki faydacı ve çifte standart oldukça, ne kendi içimizde ne de dışımızda “adaleti” özgürlükçü anlamıyla işletmek mümkün görünmüyor. Bir düş kurarak, toplumsal hayatın, muhalif siyasal dinamiklerin Cuntacıları yargılayacak koşulları yarattığını düşünelim. Hangi “adalet” kavramıyla yargılayacağız onları? Adalet ve yargılama kavramına yüklediğimiz siyasal propaganda söylemi bir kenara, bunların biçimi ve içeriği nedir? Dünya deneyleri de içinde üstünde düşünmemiz gerekiyor… “Devrimci adalet”, “halkın adaleti”, “burjuva adalet” gibi kavramları cümle içinde sıkça kullanırken bunların somut içerik ve biçimleri ortada yoksa, başka görevlerimiz ed var demektir… Öte yandan, adalet ve işkence, adalet ve idam, adalet ve şiddet gibi konularda temel olarak tarihten silinen sosyalizm deneyimleri üzerinden düşünen siyasi geleneklerin ve düşünce tarzının neredeyse egemen olduğu ortada. “İdamın ve işkencenin”, devrimci şiddetin olmazsa olmaz bir bağlamı olduğu bir “adalet” düşüncesinin yaygınlığı düşünüldüğünde “adalet” kavramı etrafında bir dizi tartışmanın içimizde de kazanılması gerekmiyor mu? 12 Eylül Cuntasıyla yüzleşme… Tarihsel, siyasal hatalarımızla yüzleşme… Tarihsel ve siyasal olarak da, niteliksel olarak iki farklı kategori olan bir yüzleşme ve adalet haritası hala önümüzde… Tarihsel, toplumsal özneler olarak da öz ve biçim olarak da iki farklı dünyaya ait iki farklı şeyden söz ediyorsak da, cuntacılarla yüzleşmeyle kendimizle yüzleşmeyi eşzamanlı olarak yapmadığımız art zamanlı bekleyiş sorunlu… “Taktiksel” bir öncelik-sonralık listesinin sorunu devrime kadar havale edeceği ve uzak “stratejilere” bırakacağını bilmek için sosyalizmin uluslararası deneyimlerine bakmak yeterlidir. O halde öncelikle “adalet” kavramına ilişkin mesai kadar, bu kavramın geleneksel devrimci tanımlarıyla oluşmuş algı biçimlerinden oluşmuş dengenin bozulması gerekiyor. Şair, Turgut Uyar’ın bir şiirinin ana fikir olan “Benim dengemi bozmayınız” dizesinin tersine bu dengeyi radikal bir biçimde bozmak için kalkışmak gerekiyor. Yani, zihinlerimizde ve yaşamlarımızda mülkiyet dünyasının ve zamanını doldurmuş sosyalizm tasavvurlarının lehine oluşmuş adalet algısı ve yargı dengeleri bozulmadan, siyasi bir teşhir mümkün olsa bile sonuç almak mümkün görünmüyor. Dünü ve bugünü teorik olarak sonsuza kadar tartışabiliriz… Ama “yorumlamakla yetinmek değil değiştirmek” bağlamı iradi özneler olabilmekse, bu konuda da kendimizle kendimiz arasındaki “biz”den kaynaklı engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu nokta, bizzat kendi düşünsel hallerimizin ve yaşam tarzlarımızın yani kendimizin kendimiz önünde engel olduğu gerçeğidir. Yani işi “bile bile aldanmaya vardırmadan” söyleme, eyleme ve devrimine kendimizden başlamak gerekiyor. 12 Eylül tartışmalarının en önemli bağlamı “Adalet korkusu”dur. Tüm özgüvenlerine, “bugün ed olsa aynı şeyleri yapardık” söylemlerine karşın Cuntacılar dünyanın her yerinde olduğu gibi derin bir “adalet korkusu” içindeler. Kendi iç hayatlarımız açısından ise sürecin anahtarlarından biri, “adalet ve tarih korkusunu” yenmektir. Kendi iç hayatlarımızda, başka kolektiflerle ilişkilerimizde, bir bütün olarak halkla ilişkilerimizde sosyalist adaletle çelişen hallerle yüzleşmek bir eşik atlama sorunudur. Bu mesele, yani alternatif bir adaletin oluşturulması ve yüzleşme meselesi “eleştiri-öz eleştiri” kavramını aşan, yeni bir toplum tahayyülü ile ilgili bir meseledir. Bu bağlamda da, yaptığım vurgular, bir “suçlar”, “günahlar” listesi oluşturmak ve kötülüklerin öznelerine, Abdürrahim Rumi’nin “Tövbe yârap hata yoluna gittiklerime/ Bilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime…” beytini söyleterek suçlarını itiraf ettirmek olarak okunmamalıdır… Hatırlamak, unutmak ve anıyı yeniden kurmak söz konusu olduğunda başka nelerle karşılaşılacağına ilişkin bir anekdotu aktarmak isterim. Vietnam karşıtı hareketlerin yaygınlaşmasının arifesinde Columbia Üniversitesi’nde sınırlı sayıda öğrenciyi kabul ettiği bir derse katılmak için, Filistinli entelektüel Edward Said’e yaşlıca biri başvurur. Savaşta hava kuvvetlerinde görev aldığını anlatınca, Said, profesyonel zihniyetin, uzmanlaşmanın, iktidar ve otorite sorunlarının ürkütücülüğünü kavrayarak; “Savaşta hava kuvvetlerinde ne yapıyordunuz?”diye sormuş. Eski asker ise “hedef iktisabı” diye “masumane” bir yanıt vermiş. Hayretler içinde kalan Said, “Hedef iktisabı!” deyiminin, söz fazlalıkları ayıklandıktan sonra adamın asıl işinin “bombardıman pilotluğu” olduğunu hemen anlamış. Sonunda Said, dolaysız soruları bertaraf etmek için profesyonel bir dil kullanan adama; “Hedef iktisabı’ymış, ne lâf ama!” diye cevap vermiş… Güney Afrika deneyimi; “sağaltıcı adalet…” “Komisyonun huzuruna çıkan insanların çoğunun sırf hayatlarında ilk kez hikâyelerini kamuya anlatma ve insanlık onuru duygusunu yeniden kazanma fırsatını buldukları için büyük bir gönül rahatlığı hissettiğine şüphe yok. O insanlardan biri de 1996’da Cape Tawn’da Komisyonun huzuruna çıkan Lucas Sikwepere’e kürsüye kadar eşlik etmeleri gerekmişti, çünkü kördü. Polis yüzüne ateş etmişti; daha sonraları görme yetisini yitirdiğinden siyaseten daha faal bir insan haline gelmiş, bu yüzden de feci işkencelere maruz kalmıştı. Hikâyesini biraz ayrıntılı anlattı. Eklemek istediği bir şey olup olmadığını sorduğumuzda da şöyle dedi. ‘Hikâyemi anlatamamam beni hep hasta etmişti, bunu hissediyordum. Ama şimdi buraya gelip başımdan geçenleri anlatınca gözlerim açılmış gibi oldum” (Alex Boraine, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu)
Devasa bir iç savaşın sonunda, toplumsal bir “adalet” ihtiyacının siyasi bir iradeyle taçlandırıldığı Güney Afrika deneyimi, Desmond Tutu’nun Afrika’nın “Ubuntu felsefesi” üzerine kurulu teolojik aklıyla da ilgilidir. “Ubuntu”, hayatın içinden süzülmüş, hayat felsefesinin, bir tür dünya görüşünün yanı sıra toplumsal ilişkiler için de rehber olan Afrika kökenli bir anlamlandırmadır. Kişiliği, ahlakı, insanlığı ve grup aidiyeti içindeki dayanışmayı imleyen ubuntunun özündeki inanış; “umntu ngumntu ngabantu, motho ke motho ba batho ba bangwe” demektir. Kelimesi kelimesine, “insan, diğer insanlardan ötürü insandır.” Geleneksel kültürün temel öğelerinden birinin, bağışlama, uzlaşma ve adalet bağlamında “itiraflar” için zemin olması hem şaşırtıcı hem de önemlidir. Bu deneyimde, uzlaşma sürecinin olmazsa olmazı; itiraf (kirletilmiş anlamında değil), pişmanlık, hatayı düzeltme çabası ve bağışlama… Uzlaşma, unutma, varlığı yadsıma veya gizlemeyi içeriyorsa ve sonuçta sorunun nedeni olan eşitsizliklerin devamını imliyorsa orada bir sahicilik yitimi vardır. Bu deneyim, tarihte bağışlamanın rolünü keşfetmemizle de ilgilidir. Söz verme ve bağışlama kavramları adalet ve yüzleşme ve yeniden yapılanma süreçlerinin önemli politik ve sosyolojik kavramlarıdır. İsrailli akademisyen Hannah Arendt’ın temel aldığı bağışlama yeteneği, geri alamama halinin, yani statüyü sürdürme, eski söz ve davranışlarda donma halinden kurtulmanın yollarından biridir. Çünkü siyasi, insani ve adalet bağlamları oluşmuş söz verme ve sözü tutma geleneği, her yeni kuşağa “günahların, suçların” tabu olarak aktarılmasını önler… Bu deneyimin özgün yanlarından biri; mağdurların ve faillerin sağaltılmasının aynı şeyler olmadığı ama sürecin birlikte sürmesini içermesidir. Polis tarafından oğlu öldürülen Cynthia Ngewu’nun, “Uzlaşma mevhumuna sarıldığımızda umut ettiğimiz şey, faillerin insanlığını iade etmekti. Şerri bir başka şerle yanıtlamak istemiyoruz. Basitçe faillerin insanlığa döndürülmesini istiyoruz” sözleri üzerinde düşünmeye değer. Değer, çünkü sorun da bunun hangi etik, politik, poetik biçimlerde yapılacağının araçlarının yaratılmasını önerir. Yaklaşık 22 bin mağrur ve failin komisyon huzurunda konuştuğu, yargılamanın ve cezalandırmanın değil, “sağaltıcı adalet”in temel alındığı Güney Afrika deneyiminin en büyük özelliği, anlatmanın bir yeniden varoluş olduğunu, hayatın ve siyasetin denklemini kendimiz ve ötekiler için yeniden kurmak olduğunu göstermesidir. Bu anlatarak geçmişi anımsamak yükü hafifletmenin ötesinde yeni bir denkleme katılmaktır. Affetmenin, affedilmenin ve yeniden başlamanın, ekonomik, siyasal, kültürel eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik başka kurucu pratiklerle bütünlendiğinde gerçekleşebildiğini söylemek malumun ilanı olsa gerek… Komisyon huzurunda affetmenin imkânsızlığını ve zamana ihtiyaç olduğunu söyleyenlerin olması zaman faktörüne işaret ediyordu. Uzlaşmanın güçlü bir insan hakları kültürü ve siyasal etik ile mümkün olabileceğini söylemek malumun ilanı olsa gerek… Son söz yerine; bir şiir Şiir ve Kadavra 78’liler, Zeyneddin Hafi’nin, “Bir aşk kütüğün yaktık/ Diyar-ı Rum'a attık…” beytiyle özetlenebilecek bir kuşak… 12 Eylül 1980 ile başlayan sürece dair tartışmaların anlamlı siyasi ve toplumsal sonuçlar vermesi, hayatta daha çok yer tutmamızla ilgili olduğu kadar, tuttuğumuz yerlerin sahici olup olmadığı ile de ilgilidir. Yazının içinde belirttiğim gibi, devlet ve resmi tarih sorunsalı bir yana, kendimizin kendimiz önündeki engelleri sürüyor.
“Baylar!/ Bir dokuz yüz seksen birdeyiz/ Karşınızda eylülün sesi/ Ağustos çekildi, eylülün sesi/ Birazdan konuşacak/ ‘Bu dünyada yaşamak can sıkcı bir şeydir baylar.’// Her şey o kadar dokunaklı ki/ Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen/ Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem/ Üstelik yalnızsam bir de- telefonda kuş sesleri-/ Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı/ Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar…” “12 Eylül 1980” cümlesi ilk olarak, siyasi-toplumsal ve insani bağlamda bir tragedya ân’ını ve sürecini anımsatır. Zulüm, işkence, devlet dersinde öldürülen bizim mahallenin çocukları, dua ve marşın eş zamanlı olarak çifte kavrulmuş yükselişi, devlete yenilenlerin birbirlerini yenme trajedisi, bütün randevuların taammüden unutulduğu Eylül sabahı… Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar
Yorum Yap |