“Taş salası” veya “sine-i taş” meseli 20.12.2009
“Taş salası” veya “sine-i taş” meseli “Seyis Behram, yedinci günün sonunda gelip, bedeni ölmüş atla gururu ölmüş çırağının arasına oturdu. Ve ona dedi ki: Yılkıdan üç türlü at gelir. Bazı atlar, daha diğer atlara vurulan kırbacın sesini duyduklarında terk ederler huysuzluklarını; ruhlarıyla derileri arasında bir mesafe yoktur. Bazı atlar ise, kırbacın açtığı yarayla ruhları arasında gider gelirler, yara açıldıkça ruhları ile derileri arasındaki mesafe kapanıverir. Kan ruhlarına damlayınca teslim ederler kendilerini. Bazı atlar da var ki, her kırbaçta açılır ruhlarıyla bedenleri arasındaki mesafe. Sen onu kırbaçladıkça ele geçmez olur ruhu. Öylelerinden geriye, cansız bir tay bedeni kalır. Bir de seyisin hafızasında, gururu hiç öldürülemeyen bir tayın gurur kıran görüntüsü. Ustalık, bu tür tayları uslandırmakta değil, ona hiç bulaşmamakta saklı. Kırbaç, zaten yola gelecekler için sadece bir bahane.” (Ali Ayçil, Sur Kenti Hikayeleri) Her tarihsel sorunun bir ömrü vardır. Taleplerin haklılığından/haksızlığından bağımsız olarak nesnel bir haksızlık/ kötülük olan savaşların son tahlilde bir ömrü vardır. Dünya tarihsel deneyim, bu bilginin kanıtlarıyla doludur. Savaşan tarafların birbirlerini öldüre öldüre tüketemeyecekleri gerçeği, “Barış”ın icat nedenidir. Ne var ki, silahlı mücadelenin aklı ve araçlarıyla sürdürülen savaşın, siyasi mücadelenin aklına ve araçlarına geçişi zordur. Yıllar, taraflarda “savaş dilinden” oluşan bir edebiyat oluşturur: İşin en tehlikeli yanı ise savaşın bir yaşam tarzı olarak “kutsallaştırılmasıdır” ki bu; Barış söylemlerine rağmen yıkım veya öz yıkım olarak işler. Sanatçıların, savaşın neresinden dönersen barış, cümlesi kutsala reddiyedir. Savaş, askerden, gerilladan, dillerden, insandan, dağlardan, sulardan, maddeden ve manadan zarar etmektir. Ne var ki özellikle devletler, kavimleri zorla iskân ederek, dillerini zor veya hegemonya yoluyla asimile ederek dikensiz ulus bahçesinde yaşayabileceklerini varsayarlar. Dünyanın her tarafında ulus devlet süreçleri benzer süreçler yaşamıştır. En “demokratik” devletler bile, her zaman tekleşmeyi, zor veya evrimci bir hegemonya ile asimilasyon potansiyeli taşır. Halkların tarih boyunca bu duruma cevapları ise, kimlikleri, özgürlükleri ve dilleri için direnmektir. Savaşın zorunlu bir kötülük olarak yürürlüğe girmesi de sonuçlardan biridir. Devletlerin aklı, bedenleri öldürülse de gururları öldürülemeyen halkların tarihlerini çoğu kez anlamamak üzerine kuruludur. Resmi tarihlerin aklı, başka halkların varlıklarının zor ve korkunun yanı sıra yasal hilelerle inkârıyla sıfırlanacağı üzerine kuruludur. Güncel ve tarihsel enstrümanların, milliyetçi-ırkçı bir amaç ve araçlar silsilesiyle yürürlüğe sokulması bunun içindir. Tarih, diğer halkları, dilleri kırbaçlamak için devrededir. Devletler ve tarihçiler, resmi politikacılar işin kolayına kaçtıklarından, insanların, kavimlerin yollarının neden dağlara düştüğünün nedenleriyle ilgilenmezler. Tarihen ve siyaseten mecbur kalıp akıl yorduklarında ise yanlış akıl yürüterek dağı, dağdakileri yok ederek sorunun çözüleceğini zannederler. Oysa sorun çözülmeyip ortada durdukça, dağ ordadır… Resmi aklın ve politikaların külliyen yanlış olduğunu anlamak için, ilk, orta ve liselerde eskiden okutulan tarih bilgisinin ötesine geçmek yeterlidir. İşin kolayına kaçmaktan ibaret (gerçekte zoruna kaçmak) resmi tarih, kavramların yanı sıra, çıplak zorla “iç düşman”, “kökü dışarıdakiler” olarak ilan ettiklerini bedenlerinin ve ruhlarının “kırbaç!” ile teslim alınmasını önerir. Tarihten akıl yerine, iyilik yerine kötülük örnekleri devralınınca, her atılan taşın, çıplak bir gerçeğin delili olduğu, taşın bir hatırlatma nesnesi olduğu unutulur. Mecazi olarak söylersek; tek bir taşın bile bir sivil toplum örgütü olduğu, tek bir çocuğun bile bir kavmin imgesi olduğu taammüden bilinmezlikten gelinince güncel trajedi yürürlükten bir türlü kalkmaz. Her Kürt çocuğun taşı tükürükleyerek atması, o taşın kendisine ait bir şeyle menziline atılmasının bir anlamı olmalıdır. Her Kürt çocuğun kendini taş olarak fırlattığını onlara anlamak için taş bilgisi ve taş görgüsü gereklidir. Mecaz ve gerçeklik dünyaları, kadim devlet, kadim Türklük üzerine kurulu olanların hem çocuğun hem de taşın maddesini ve manasını anlamaları yeni bir akla taşınmaları ile mümkündür. Mevleviler için “sala”, nedeni çağırana göre değişen “davet” demekti. Sofracı dervişin (can) “sala” diye ünlemesi “yemeğe buyurun” anlamına gelirdi. Kürt çocukların “Sala ya hû” çağrısının ardındaki tarihsel, siyasal yükü, derdi anlamamak üzerine kurulu bir politikanın çözümü mahkemelerde görmesi acıdır. Dini ve tasavvufi anlamının dışında bu sözcüğün ve ondan türetilen kimi deyimlerin zaman içinde, “Benimle başa çıkacak kişi varsa, sala” meydan okuma manasında kullanıldığını bilmekte yarar var. Hal böyle olunca, “taş salası”nı veya “taş salavatı”nı anlamadan siyaset yapmak, Barış’a değil resmi tarihe açılım anlamına geliyor. Tarihte taşın rolünü anlamayanların, “Taş salasını” veya “taş salavatını” anlamamaları, taş taş üstüne, dil dil üstüne bırakmamak üzerine kurulu bir kültür ile ilgilidir. (Ece Ayhan, “Yıkıntılarımızda incir ağaçları” der.) Her çocuğun bir dil, bir yara, siyasi, insanı, iktisadi bir dert olduğunu, her çocuğun taşın içine acılarını, dillerini, harflerini koyduklarını, tarih dışına sürülen çocukların tarihi ele geçirmek için masallardan sine-i taşa dönmelerini anlamayanların tarihin ve coğrafyanın tüm suçunu “Taşlara” ve “çocuklara” yükleyip yargılamalarından, cezalandırmalarından trajikomik ne olabilir? Tarihsel örnekler, her savaşın, bir aşamadan sonra tarafları birbirine benzettiğinin delilleriyle doludur. Bu, Metin Altıok’tan sıkça alıntıladığım “Sevgilim aşk da uyar çevreye/ Ve kendine parlak bir yalan arar” dizelerinde hüküm süren sorunsaldır. Ezilen ve haklı talepleri olanların dillerini ve araçlarını bazen egemenlerden farklılaştırmamaları, tarihen ve siyaseten amaçta ve araçta benzememe savındakilerin “benzeşmelerine!” dair bir çelişkidir. Daha da önemlisi, böylesi kritik dönemlerde, onurlu ve adaletli bir barıştan, özgürlüklerden yana taraf olanların “taraftar” olmaya zorlamaları bir yana, eleştiri haklarının kullanılmamasına ilişkin bir siyasi dilin, atmosferin oluşması sanatın vaadiyle çelişir. “Yaban ördekleri donmasın diye,/ Suya nöbetleşe kanat vururlar” (Cemal Süreya) Avcılar, kuşların ecelleriyle ölmelerini istemezler ve hayıflanırlar… Barış, çok yalın olarak, insanların eşit, özgür ve adaletli bir ortamda ecelleriyle ölmeleri değil midir? Barış’tan ve özgürlüklerden yana taraf olanlar, kötülüklerden, zulümden donmamak için nöbetleşe kanat vurmaya devam ediyorlarsa, umut var demektir… Sezai SarıoğluYazarın Diğer Yazıları
Yorumlar
Yorum Yap |