Amerika, 11 Eylül ve Dünya 09.12.2009
"Amerika dev bir hologram; şu anlamda ki, öğelerin her biri bütün ile ilgili tam bilgi içeriyor." 11 Eylül olaylarının yıldönümünde 11 Eylül sonrası Amerika’sına ve dünyaya yeniden ve bambaşka gözlerle bakmak gerekiyor. 11 Eylül üzerine o kadar çok şey söylendi ki, gerçeği anlama ve öğrenme şansımızı ebediyen yitirmiş bulunuyoruz. 11 Eylül saldırılarıyla, 1990’lardan beri şekillenmekte olan dünyanın yeni düzenine geçiş hızlandı ve Amerika tüm dünyaya müdahale etmek için “meşru” gerekçeler yarattı. Aynadaki kendi suretinden başka bir şey olmayan “terörizm”i dünya jandarmalığını pekiştirmek için kullanmasında 11 Eylül bir dönüm noktası oldu. 11 Eylül komplo teorileriyle açıklanabilecek bir aşırı-olay ya da uçuk-kaçık bir Hollywood senaryosu mu, yoksa Amerika’nın dünya hâkimiyetine karşı girişilmiş kahramanca bir eylem mi? Bu saldırıda hepsinden de bir şeyler olduğunu söyleyen hatta akla uygun delillerle bunu ispatlamaya çalışan teoriler var. Ama artık bunların hiçbirinin önemi yok zira yaşananlar Amerika Birleşik Devletlerinin aynadaki suretinden başka bir şey değildir. Dünyanın dört bir yanına sadece film, kola ve fast food değil, kargaşa, savaş ve yıkım da taşıyan Amerika’nın yüzüne tutulmuş bir aynadır 11 Eylül. Tüm dünyayı bir savaş cephesine çeviren 11 Eylül sonrasındaki yeni Amerika artık sadece bir devlet değil, devasa bir savaş örgütüdür. Dünyanın dört bir yanındaki askeri üsleri ve filolarıyla, her an dünyanın herhangi bir bölgesine müdahale etmeye hazır korkunç hava gücü ve füze teknolojisiyle bütün dünyanın üzerine karanlık gölgesini düşürmektedir. Büyük yıkımlar ve sürmekte olan savaşlardan öğrendiğimiz başka bir gerçek de şu: 11 Eylül ile birlikte Amerika’nın sınırları bütün dünyayı içine alarak genişlemiştir. Amerika’nın sınırları, kapımızdan hatta televizyon ekranlarımızdan başlıyor. Amerikan rüyası dünyamızın kâbusu haline geldi, bu gerçeği bu rüyanın sahipleri de artık çok iyi biliyor. Hollywood gibi bir rüya ve mit üretme merkezinde üretilen renkli ve eğlenceli filmler bu gerçeği hiçbir şekilde değiştirmiyor. Bizim için Hollywood stüdyolarında ürettikleri rüyalar, içinde yaşamaya mahkûm edildiğimiz kâbusların dehşetini yumuşatmıyor. Amerika’nın elinin ulaştığı her yer kaos, kargaşa ve savaş cehennemine dönüşüyor. Hangi Amerika? Eskiden herkesin bir Amerika’sı vardı. Herkes bir gün keşfedeceği Amerika’sını beklerdi. Amerika: bir özgürlük ütopyası, düşlerle dolu fantastik bir diyar, keşfedilmeyi bekleyen bilinmeyenlerle dolu düşsel bir coğrafya, fırsatlarla dolu yeniçağın cenneti. Artık Amerika rüyası bitti. Hepimiz, tüm insanlık bize gösterilen Amerikan rüyasından kanlı ve dehşet dolu bir gerçeğe uyandık. Şimdi bu rüyayı dünyanın her tarafında iş başında ya da emekli diktatörler ve işkenceciler yetiştiren Amerika gerçeği ile karşılaştırın. Ya da bu görkemli ve ışıltılı uygarlığa bir de, Vietnam’dan, Guantanamo’dan, Ebu Garip’ten bakın. İşbirlikçilerinin gözünde Amerika, heybeti karşısında boyun eğilmesi gereken ve birlikte hareket edilmesinde büyük fayda görülen bir para, güç ve iktidar kaynağıdır. Öylesine göz kamaştırıcı görünümlerle doludur ki, Amerika’ya karşı savaşanlar bile kendilerini onun çekiminden kurtaramıyorlar. Baştan çıkarıcılığı, geleneksel toplumların ağır zaman ve tarih yükünden azade oluşunda ve kendine özgü sentetik değerleri, hızı, tüketim kültürü ve yaşam biçiminden kaynaklanıyor. Amerika her defasında yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir uzak diyar olarak bize sunuldukça kültürümüzü, dillerimizi ve görsel alandaki tartışmasız gücüyle düşlerimizi ele geçirdiği gerçeği görmezden geliniyor. Amerika çeşitli başlıklar altında incelenebilir: Dünyanın jandarması olarak Amerika, ayakları çamur içinde debelenen çirkin bir dev olarak Amerika, her yanına kan bulaşmış Batı uygarlığının belki de sonunu getirecek girişimlerin sahibi olarak Amerika, girdiği her yeri ele geçirmeye yatkın cezbedici ve ele geçirici viral kültürel yapısıyla Amerika. Başlıkları daha da çoğaltmak mümkün. Ama bizim açımızdan en önemli başlık, 11 Eylül sonrasında tüm dünyada ve özellikle de Ortadoğu’da izlediği politikalarla hepimizin öfke ve nefretinin nesnesine dönüşen Amerika olabilir. Irak ve Afganistan’daki korkunç manzara tüm insanlığın belleğinde kalıcı olarak yerini aldı. Artık Amerika gerçeğini başka açılardan ele almanın ve görmenin vaktidir. Amerika dev bir Hollywood stüdyosu olduğu kadar, dünya için korku ve şiddet üreten bir savaş karargâhıdır da. Hiper-gerçekçi Amerika Amerika’ya değişik açılardan bakan düşünürleri araştırdığımızda karşımıza Baudrillard çıkıyor. Amerika’yı alışıldık değerlendirme kalıplarıyla ve yaygın sosyoloji terminolojisiyle değil, sıra dışı Avrupalı bir turistin gözleriyle gezdikten sonra tamamen kendine özgü bir yaklaşımla ele almış ve yazmış. Zaman zaman Avrupa Kültürüyle Amerika’nın inceden bir hesaplaşmasına (veya karşılaştırmalı olarak incelenmesine) dönüşen eser, edebi tatlar alınarak okunabilecek, hatta kimi bölümlerinde şiirselliğe yaklaşan zevkli bir çalışma. Baudrillard’ın Hiper-gerçeklik deneyimi ışığında gözlemlediği Amerika’ya bakmak oldukça ilginç olacaktır. Tam da 11 Eylül’ün yıldönümünde belki de 11 Eylül’ü ve sonrasını daha iyi anlamamıza yardımcı olacak bir kitap Baudrillard’ın Amerika’sı. Fast Food’uyla, Kolasıyla, kültürel ve görsel alanı ele geçiren Hollywood sinemasıyla, dünyanın dört bir yanındaki siyasal süreçlere doğrudan ya da dolaylı bir şekilde müdahil olan “imparator” tutumuyla hepimizin hayatına bir şekilde sızan Amerika’yı bizzat içinden anlamaya çalışmalıyız. Baudrillard Amerika’yı anlamak için müzelerine, Üniversitelerine, kültür kurumlarına ya da hükümet binalarına gitmemiş; otoyollarında, motellerinde, jeolojik yapısında yapmış gözlemlerini. New York sokaklarında tek başına yemek diyen, kendi kendine gülen, sağlıklı kalma takıntısıyla ortaçağ işkence aletlerine benzeyen aletlerle spor yapan insanlarını gözlemlemiş. Yıldızsal Amerika dediği şeyi incelemiş Baudrillard. “Ben yıldızsal Amerika’yı araştırdım, hiçbir zaman sosyal ve kültürel Amerika’yı değil; otoyollarında saçma ve salt özgürlüğü sergileyen Amerika’yı araştırdım; töreleriyle, zihniyetleriyle derin Amerika’yı değil, çöldeki hızıyla, motelleriyle, madensel yüzeyleriyle Amerika’yı araştırdım. Bunun için senaryonun hızını, televizyonun kaygısız refleksini, boş bir mekânda çekilmiş günlerin ve gecelerin filmini, göstergelerin, imgelerin, yüzeylerin ve yollardaki belirli, alışılmış davranışların şaşılacak derecede duygusuzca art arda gelişlerini, Avrupalı kulübelerine kadar gerçekte bizim olan nükleer ve çekirdeği çıkartılmış dünyaya en yakın şeyi araştırdım”. New York sokaklarında dolaşırken Baudrillard’ın gördükleri bir çeşit kıyamet provası gibidir. “Her şey taklit olarak yeniden ortaya çıkıyor. Görünümler fotoğraf, kadınlar seks senaryosu, düşünceler yazı, terör moda ve medya, olaylar televizyon olarak. Her şey sanki bu tuhaf amaç için varmış gibi görünüyor. İnsan kendi kendine acaba dünyanın kendisinin de başka bir dünyada yapılabilen reklâmı dolayısıyla mı var olduğunu sorabilir.” Irkların, kültürlerin, cinsiyetlerin tuhaf bir sentezi olan Amerika ışıltılı ve olağanüstü hızlıdır. Baştan çıkarıcı gücünü de önemli ölçüde buradan almaktadır. Amerika kültürünün böylesine uçucu, geleneklerin sınırlayıcılığıyla karşılaştırıldığında “özgürleştirici” ve ele geçirici doğası Amerikalıların düşünce yeteneğinin zayıf olmasıyla da açıklanabilir. Amerika’nın tarihsel bir mirasa sahip olmaması, bir nevi köksüzlüğü bizimki gibi geleneklerin ve tarihin ağır yüküyle hantallaşan bir toplumsal kültürel iklimde yaşayan geleneksel toplumlara karşı çözücü, dağıtıcı bir güç kazandırıyor Amerika’ya. Baudrillard bunu şöyle özetliyor: “Amerika, modernliğin özgün versiyonudur; bizler dublajı yapılmış, altyazısı yazılmış versiyonuz. Amerika köken sorununu boş veriyor, kökenler ya da efsanelere özgü otantik olmayla uğraşmıyor; ne geçmişi ne de kurucu bir geleceği var. Zamanla ilgili bir ilk birikimi olmadığı için sürekli bir güncellik içinde yaşıyor.”
Yazarın Diğer YazılarıYorumlar
Yorum Yap |