Tekel İşçileri Neden Direniyor, 4C Nedir... 05.02.2010
Tekel İşçilerinin yerinde siz olsaydınız kabul eder miydiniz?Tekel İşçileri Neden Direniyor, 4C Nedir...4-C NEDİR? 657 sayılı devlet memurları kanununda kamu hizmetlerinde memurlar, sözleşmeli personel, geçici personel A, B ve C fıkralarıyla tanımlanıyor. A fıkrasında kadrolu devlet memurları B fıkrasında sözleşmeli personel, C fıkrasında da geçici personel tanımları yer alıyor. 4- C’li ler işçi sayılmıyorlar. 4-C kapsamındakilerle ilgili her yıl Hükümet bir kararname çıkararak koşulları belirliyor. Şu anda geçerli olan kararname 10 Ocak 2009 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Kamu Kurum ve Kuruluşlarındaki Geçici Mahiyetteki İşleri Yürütmek Üzere Geçici Personel İstihdamı ve Bu Personele Ödenecek Ücretler Hakkında Karar. Buna göre bu çalışanlara belirlenen ücretler dışında herhangi bir ad altında ücret ödenmesi yasaktır. Böylece toplu iş sözleşmesi hakkı ortadan kaldırıldı. 4-C’Lİ OLMAYA NEDEN İTİRAZ EDİYORLAR? 4- C statüsünü tanımlayan ilk koşul bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet olması. (4-C statüsü Tarım ve Orman Bakanlıkları’nda ihtiyaç duyulan mevsimlik işçiler için öngörülmüştü) Bu göreve de Bakanlar Kurulu’nun karar vermesi gerekiyor. Tekel işçileri için bu maddenin uygulanmasının anlamı şu: Yasaya göre bu statüde bir işçi en çok 10 ay çalışabiliyor. Ancak bu süre 4 aya kadar indirilebiliyor. Kamu işçisi statüsündeki Tekel işçileri, 4-C’li olmayı kabul ederlerse, işçi statüsünde çalıştıkları sürede elde ettikleri tüm hakları kaybedecekler. Bu nedenle 4-C’li olmayı kesinlikle kabul etmiyorlar. HÜKÜMET 4-C’NİN HANGİ KOŞULLARINDA İYİLEŞME YAPTI? Hükümet, 1 yıl içinde en fazla 10 ay olan çalışma süresini, Tekel işçilerinin eylemi başladığında önce 11 aya çıkardı. Önceki günkü yeni önerisinde de 11 ay 22 güne çıkardı. Ancak bu personelin her yıl kaç ay çalışacağını Hükümet çıkardığı kararnameyle belirliyor. Bazen 4 bazen 7 ay çalışma da Hükümetin o yılki kararına bağlı. Bu işçiler her yıl kaç ay çalışırlarsa o kadar ay para alacaklar. Başka işlerde çalışma hakları da yok. 4-C’LİLERİN ÜCRETLERİ NEDİR? On yıllık bir Tekel işçisinin ücreti ayda 1.300 lirayken, 4-C’nin ücretleri 630 liraydı. Ancak Hükümet Tekel işçilerinin eylemi başladığında bu ücreti ilköğretim mezunları için brüt 772 lira, lise mezunları için 856 lira, üniversite mezunları için de 938 liraya çıkardı. FAZLA MESAİ HAKLARI VAR MI? 4-C’liler, kendilerine verilen görevleri, çalışma saatlerine bağlı kalmaksızın sonuçlandırmak zorunda. Yani bu çalışanların fazla mesai hakları bulunmuyor. Bu unsur 10 Ocak 2009 tarihli kararnamede aynen şöyle yer alıyor : “Geçici personelin çalışma saat ve sürelerinin belirlenmesinde, devlet memurları için tespit edilen çalışma saat ve süreleri dikkate alınır. Ancak, geçici personel kendisine verilen görevleri çalışma saatlerine bağlı kalmaksızın sonuçlandırmak zorundadır. Bu çalışma karşılığında herhangi bir ek ücret ödenmez” İZİN HAKKI VAR MI? Siz olsanız, kabul eder miydiniz? 4-C’li personelin çalıştıkları her ay için en fazla 1 gün ücretli izin hakkı var. Bu süreyi Hükümet 2 güne çıkarmayı önerdi. Buna göre yılda 4 ay çalıştırılan bir 4-C’li yılda 4 gün ücretli izin kullanabilecek. KIDEM VE İHBAR TAZMİNATI HAKLARI VAR MI? Hayır. 4-C’li personelin hizmet sözleşmelerinin feshinde kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakları bulunmuyor. Hükümet bu hakkın verilmesini teklif etti. Ancak Hükümet bunu sağlarsa bile normalde 10 yıl çalışan bir işçi toplam 24 bin lira tazminat alabilirken, bu şekildekiler 6 bin lira alabilecekler. 4C’Lİ EMEKLİLİĞE HAK KAZANDIĞI ANDA İŞSİZ Mİ KALACAK? Evet. 4-C’li personel, emekliliğe hak kazandığı anda derhal işten çıkarılacak. --------------- Herkes hedefini çok iyi bildiği ve yöntemini belirleyebileceği kendi mücadelesine katılarak devrimci süreçte yerini alır. Elbette proletaryanın müttefiki olarak; çünkü iktidarın bu şekilde uygulanıyor olması kapitalist sömürüyü sürdürmek içindir. Özellikle kendisine nerede baskı uygulanıyorsa orada mücadele ederek proletarya devrimi davasına gerçekten hizmet eder herkes. Kadınlar, mahkumlar, kura erleri, hastanelerdeki hastalar, eşcinseller, kendi üzerlerinde uygulanan iktidarın, zorlamanın, denetlemenin özel biçimine karşı şimdi spesifik bir mücadeleye başladılar. Günümüzde bu mücadeleler devrimci mücadelenin parçasıdır, yeter ki en fazla bir el değişikliğiyle aynı iktidarı düzenlemeye kalkışmasınlar. Proletaryanın devrimci hareketinin kendisi de her yerde aynı iktidarı sürdüren bütün denetim ve zorlamalarla mücadele etmek zorunda olduğu ölçüde bu hareketler de proletaryanın devrimci hareketiyle ilişkilidir. Ekmek ve Hakikat Liberter düşüncenin öncülerinden Pyotr Alekseyeviç Kropotkin, Ekmeğin Fethi kitabında işçinin, insanlığın ortak mirasındaki hakkını istemesinin, bu hakka sahip olmasının zamanının çoktan gelmiş olduğunu söyler.[1] Bu kitabın yayımlanışından geçen yaklaşık yüzyıla yakın süreçte ekmeğin fethi için verilen mücadelelerin önemini yadsıyamayız. Tekel İşçileri’nin durumuna katı bir emek-sermaye çelişkisi paradigması veyahut sınıf siyaseti gözlüğü ile bakmaktan öte Ankara’nın göbeğinde yaşanılan dayanışma ve direnişin mahiyetine odaklanmakta fayda var. Türkiye toplumunun aslında böylesine lokalize olmuş bir deneyimle bile kendine gelebileceğini öngörebiliriz miyiz? Hiçbir zafer mutlak değilse bile yaşananlar bizlere bir şeyler öğretecektir. Bu, tarihin esaslı defterinde adalet ve özgürlük için mücadele hanesine eklenir. Paris Komünü’nü yaratan şartları sadece o gün içinde olup bitenlerle değerlendirebilir miyiz? Bu yüzden direniş sürecinde Tekel İşçileri’nin “asıl açılımı biz yaptık” demeleri boşuna değil. Türkiye’nin muktedirlerinin işsizlikle beraber yarattığı onca siyasal-kültürel-toplumsal sorun halının altından bir bir fırlarken “ev sahibi” olarak iktidarın tüm pişkinliğine rağmen şaşkına döndüğü kesin. Bir tarafta Kürt işçiler direniş alanında anadillerinde türküler söyleyip halay çekerken, diğer tarafta çoğu AKP’ye oy vermiş işçilerin solcu öğrencilerle 4/C üzerine giriştikleri siyasi tartışmalar kulağımıza çalınıyor. Üniversitelerden, sol partilerden, bağımsız bireylerden, çevredeki esnaftan gelen destek şimdiye kadar yaşanan işçi direnişlerinden farklı olarak iktidara karşı mücadelenin çoklu temelini oluşturuyor.Son seçimlerde MHP’ye oy vermiş Amasyalı bir Tekel işçisinin, kendileri için yardıma koşan solcu öğrencilerin çok sigara içmelerine üzüldüğünü söylemesi bile mücadelenin açtığı iktidar karşıtı yarığı bize göstermiyor mu? Binlerce fraksiyona bölünmüş sol siyasetin farklı formasyonlarından Ankaralıların, Feministlerin, ÖDP’nin, TKP’nin, Halkevcilerin, Sosyalist Parti’nin, İGD’li gençlerin, Öğrenci Kolektifleri’nin, Akademisyenlerin, Anarşistlerin orada, iktidara karşı mücadelede saf tutması salt bir sınıf siyasetiyle açıklanabilir mi? Bu tüm şaşkınlıklar ertesinde Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu’nun sanki yeri gelse grevi sonlandırmak isteyebileceği kanısına kapılmıyor da değiliz hani. Sendika eve dönme kararı alsa bile işçilerin bu hareketin öznesi olduklarına dair inançları o kadar yüksek ki sendikayı aşan bir direniş siyasetini gündeme taşıyorlar.[2] Aslında bu bize başka bir felsefi tartışmayı açıyor. İşçiler adına konuşabilir miyiz ya da konuşmak ne derece doğru? Burada sendikaların, sivil toplum örgütlerinin, sol partilerin, kişilerin, kurumların yapabileceği en doğru şey işçilerin seslerini her türlü enformasyon kanallarına iletebilmek. Sokaktaki dayanışmayı, enformasyonun iletiminde de sağlamak, iktidarın manipülasyonuna karşı kitle iletişim araçlarını doğru ve yerinde kullanmak. Sendikacıların değil, işçilerin kendi sorularını sormasına, konuşmasına ortam yaratmak gerekiyor. Bizim söyleyeceklerimiz hem işçiler adına konuşmanın temsiliyetini yaratırken hem de iktidar onlar adına konuşmamızdan dolayı kendi lehine grevi kırma planları yapacaktır. Muktedirlerin orada işçilerden çok, eylemcilerin olduğuna dair söylemi kamuoyunda gündeme gelmesi böyle bir enformasyondur. Şunu kabul etmeliyiz ki iktidarın elindeki enformasyon araçları bizden daha güçlü, hızlı ve yaygın. Ama bu demek değildir ki iktidar her zaman kazanmakta muktedirdir. Belki bu soruları sormaya başlamak bile direnişe düşünsel anlamda naçizane destek sunacaktır. Bu yüzden direniş alanındaki sendikaların, siyasi partilerin, sol fraksiyoner yapıların işçilerin önüne geçmemeleri gerekmektedir. Esas olarak orada konuşması ve söz alması gerekenlerin işçilerin bizzat kendileri olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Eğer stratejiler doğru geliştirilemezse iktidar işçilerin yaptıkları bu direnişi hem cebirle hem de mevzuatla yerle bir edebilir. Gerçekten de bu konumlanmalar/süreçler/stratejiler grev alanında gözardı ediliyor olabilir mi? Bu sorunun cevabını tam olarak bilemesek de bunu şöyle öngörmemiz mümkün: Türk İş Genel Merkezi, Tek Gıda-İş Genel Merkezi ve Tek Gıda-İş’in Ankara’daki üç şubesine gönderilen tebligatta sendikanın Sakarya Caddesi’nde yaptığı eylemde kurulan çadırlara müdahale edilebileceği duyuruldu. Çadırların, direniş sırasında yakılan ateşin ve gürültünün şehir hayatını olumsuz etkilediği iddia edilerek aksi halde sendikacıların yaşananlardan sorumlu tutulacağı devletin baskı aygıtı polisle bildirildi. Bir Tekel işçisinin söylediğine göre polis, direniş alanı yakınındaki işyeri sahiplerine, işçileri, sendikayı şikayet etmelerini tavsiye ediyormuş. Bu tür kumpasların sonunda iktidar tarafından Tekel direnişinin kırılması “huzur”, “temizlik”, “özel mülkiyetsevicilik” gibi kavramlar eşliğinde süslenmiş olacak… Michel Foucault ve İşçiler Tekel işçileriyle dayanışmayı sürdürürken yazının üst kısmında bahsettiğimiz işçilerin konuşmasına olanak sağlamak mevzusunu Michel Foucault’nun entelektüelin siyasi işlevi bağlamında değerlendirmek mümkün. Michel Foucault’nun Fransa’da Billancourt’daki Renault fabrikasında işçi José ile söyleşisinde entelektüelin rolü, işçinin bilincini oluşturmak değil, işçide zaten var olan bilincin, bilgisinin enformasyon sitemine girmesini, yayılmasını ve sonuç olarak olup bitenlerin bilincinde olmayan insanlara ve diğer işçilere yardım etmesini sağlamaktır Türk-İş’in Tekel İşçilerini sanki alttan alta “satacak”mış havası verdiğini hissediliyor ve grevin ilk günlerinde Türk İş Başkanı Mustafa Kumlu’ya karşı da duran işçiler olduğu aşikâr. Ayrıca Sakarya Caddesi’ndeki Türk-İş Genel Merkezi bir şekilde dolaylı olarak işgal edildiğinden, açlık grevleri devam ettiğinden, işçilerin sendikanın gücünü aşan siyasetinden, çeşitli sol grupların desteğinden dolayı sendikacıların bundan rahatsız olabileceği ve iktidarla dolaylı yoldan anlaşmalar yapabilecekleri de muhtemel. Michel Foucault, José ile söyleşisinin devamında sendika bürokrasisini işçinin sözünü kapmasından dolayı eleştiriyor. Foucault, sendika bürokrasinin emekçilerin düşünemediğini, karar verecek ve düşünecek olanın kendisi olduğunu ilke olarak dayatıp karar verme, düşünme ve hesaplama hakkını gaspettiğini söylüyor. Aynı zamanda sendika bürokrasisinin hem kendiliğinden hem bilinçli olabilecek işçi eylemini engellemeyi kendine görev edinip, bu deneyimin ikiye bölünmesinden itibaren patrona hizmet edebileceğini belirtiyor.[3] Michel Foucault ve arkadaşlarının 1970’lerde Dayanışma Sendikası’na verdiği destek, sendikacılar gibi Polonyalı işçiler adına toplumsal, ekonomik, siyasi teorilerle bezenmiş bir söylemi dile getirmek yerine, kendi koşullarını ve taleplerini dile getiren işçilerin pratik ihtiyaçlarına cevap veren bir katkıya dönüşmüştür.[4]Sokak ve Direniş Sakarya Caddesi’ndeki esnaf, işçilere geceleri yer sağlayarak, kendi pankartlarını açarak, hal hatır sorarak Tekel işçilerine desteğe ve dayanışmaya devam ediyor. Direniş sürerken birçok ayrıntıyı gözden kaçırmamak lazım. Özellikle işçilerin futbol takımlarından üniversite öğrencilerine dek kendiliğinden gelişen bir destek komitesine sahip olmaları dayanışmanın gücünü daha da artırıyor. Tekel İşçileri’nden bir grup, geçtiğimiz yılın sonunda ODTÜ’nün güvenliğini polise devreden Jandarma’nın boşalttığı alanı işgal eden ODTÜ’lü öğrencileri ziyaret etti. Bu karşılıklı paslaşmalar Türkiye tarihinde benzer ittifakların örülmesinde önemli bir yer teşkil ediyor. Hatay’dan, Amasya’dan, İzmir’den ve daha birçok ilden gelen Tekel işçileri Ankara’da sizi ev sahibi gibi karşılıyor artık. Hoş geldiniz diyorlar. Konuşmak, sohbet etmek, güçlenmek, güç vermek, dertlerini anlatmak istiyorlar. Tekel İşçileri, ne kadar dirayetli olurlarsa olsunlar ulusal ve uluslararası arenadan ne kadar destek ve dayanışma görürlerse görsünler yoruldular. Bunu unutmamalıyız. Ankara Üniversitesi’nde geçen sene özel bir yemek şirketine bağlı çalışan Tadal İşçileri’nin Cebeci Kampüsü yemekhanesindeki işgal ve grevine sabaha karşı baskın yapan polisin sertliğini ve uyanıklığını hatırlamak lazım. Şimdi hep beraber iktidarın dolaylı ve doğrudan şiddetini teşhir edecek ve önleyecek stratejileri düşünme zamanı…______________ Notlar 1 Pyotr Alekseyeviç Kropotkin (1999). Ekmeğin Fethi. Çev. Mazlum Beyhan. Ankara: Öteki Yayınevi. s.59. 2 “Ağaç bile kaderine hükmetmeye çalışır.” Express dergisinin 01 Ocak – 15 Ocak 2010 tarihli, 102. sayısında Tekel İşçileri’yle yapılan mülakatlar Tekel direnişine anlam katıyor. 3 Michel Foucault (2005). Entelektüelin Siyasi İşlevi. Çev. Işık Ergüden-Ferda Keskin-Osman Akınhay. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. ss. 40-41/ 43-45. 4 A.g.e. s.12. ______________ 350 gram: Tekel İşçilerin sesini duyurmak adına Sendika.Org’un her akşam saat 20.00’da internetten “Canlı Yayın” yapmasını da önemli bir direniş mekanizması olarak görüyoruz. Radikal/alternatif medya deneyimini, ilk olarak 1999’da Seattle’da Dünya Bankası’na karşı gösteriler ve çatışmalar devam ederken eylemcilerin haberini tüm dünyaya geçen INDYMEDIA ile tanımıştık. Şu adresten tüm dünyadaki Indymedia’nın sunucularına bağlanılabilir: www.indymedia.org Derleme: Eren Barış Yorumlar
Yorum Yap |